ARAMA
DEĞER Mİ?
17 Şubat 2010 da Gün Danışmanlık tarafından DEĞER Mİ?, Makaleler bölümüne eklendi
DEĞER Mİ?
Bireysel anlamda değerlerin işlevi ile ilgili yazdığımız geçen ayki yazıyı takiben bu ay değerlerin kurumsal işlevi ve neden yerelden beslenmek zorunda olduklarına ilişkin bir irdeleme yapmak istiyoruz.
Tıpkı kişisel yaşamda bulduğu işlev gibidir kurumsal hayatta değerlerin işlevi yani kurumlara yön tayin eden, doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi sağlayan, ödülü cezayı belirleyen vs. Bireysel anlamda değerler psikolojinin konusu olmakla birlikte kurumsal ve toplumsal değerler; antropoloji, sosyoloji, sosyal psikolojinin konusudur. Kurumlar bireylerin, bir arada kalmasını ve ortak hedefe hareket etmesini sağlamaya çalışırken nasıl sorusunun cevabını kurumsal değerlerde bulur. Kurum kültürünün esasını teşkil eden kurumsal değerlerdir. Esasen değerler, içinde yaşanılan kültürün insanlar vasıtası ile kurumlara taşınmış halidir yani fazlaca yereldir. Toplumumuzu bir arada tutan yüzyılların imbiğinden süzülüp gelmiş kültürün kurumlara yansıyanı kurum kültürünü oluşturur.
“İçinde yaşanılan kültürün kurum kültürü üzerindeki etkisi o kadar derin bir düzeyde gerçekleşir ki, bu etkinin farkına bile varılmaz. Bu da son derece doğal olduğu düşünülen ve bu yüzden de birçok sosyal davranış teorisyeninin dikkate bile almadığı otomatikleşmiş düşünce sistem ve şekillerinin çıkmasına sebep olur. Dolayısı ile herhangi bir kültür için geçerli olan örgütsel kuramlar, birçok yönden diğer kültürlere uymamaktadır.” (Triandis,1983)
Kurumsal kültür üzerinde sosyokültürel ortamın etkisini araştırmak için, genellikle toplumsal kültürün en önemli belirleyicisi olan “değerler” den hareket edilir. Kültürün en önemli öğesi olan değerler sabahtan akşama değişkenlik göstermez. Şöyle ki bir sabah uyandığınızda enflasyonun üçlü hanelere geldiğini duysanız yatırımlarınız ve sabit gelirinizle ilgili kaygılanır çok sürmez bunu kabul edersiniz. Yine bir sabah uyandığınızda yaşadığınız ile yakın bir ilde deprem olduğunu duysanız biraz üzülür yapılması gerekene karar verir akşama durumu kabul edersiniz. Ama bir sabah uyandığınızda insanların artık eskisi gibi yaşamadığını o güne kadar var olan bütün değer ve kültür adına her şeyin yok olduğunu fark etseniz ayakta duramazsınız ve zaten sabahtan akşama değişkenlik gösteren olgular değildir onlarda. “Tabiata hükmetmenin yolu ona itaat etmektir” diyen düşünür tabii olanı kabul etmeye gereken vurguyu yapmaktadır aslında. Kendini tanımadan önce başkasını tanımaya ve başkasını yaşamaya başlayan bireyin durumu ne kadar hazin ise kendinde olanları bilmeyen ve hiç olmadığı şekle sokulmaya çalışan toplumların durumu da sanırım o denli hazin.
Bireyi var etmenin yolu onun varoluşuna tanıklık etmektir. Yani sen varsın ve senin bu varlığına tanıklık ediyorum ben demektir. Bu coğrafyada varlığına tanıklık edilmemiş bir kültür bütün tanıksızlığına rağmen yaşaya kalmaya devam ederken, yaşadığı bir başınalığın bedelini ona tanıklık etmeyen aydınına her fırsatta öfke duyarak ifade etmektedir. Yıllar yıllar önce başlayan ve halen devam etmekte olan toplumsal sıkıntılarımızdan biri ve belki de en önemlisi “başkalarının rüyalarını gerçekleştirme çabamızdır.” Ya da rüyalarını gerçekleştirirken kullandıkları yöntemleri aynen tatbik etme hatası. Ne rüya sizin ne de gerçekleştirmeye çalışırken kullandığınız yöntemler…
Bilimsel keşif ve yöntemleri ile yakından takip ettiğimiz ABD ve Türkiye bağlamını kültürel boyutlar ve kurumsal faktörler açısından karşılaştırmış olan Boyacıgiller(2000) de çalışmasında Türk Toplumununun ABD’nin aksine, toplulukçu ve güç aralığı yüksek (hiyerarşik) olduğunu söylemekte, ayrıca Türkiye’de “belirsizlikten kaçınma” davranışının ve “ortamsallığın” yüksek, değişebilirliğin düşük olduğunu belirtmektedir. Boyacıgiller, Türk yöneticilerin, toplam kalite yönetiminin Türk kültürünün bazı özellikleriyle uyuşmadığı şeklindeki görüşlerini doğru bulmakta; yine bazı Türk yöneticilerinin hatta örgüt bilimcilerinin bize daha uygun diyerek Japon yönetim metodlarına yönelmelerini kültürel etkenlerle açıklamakta ancak evrensel batıcılık gibi evrensel doğuculuğunda bize uygun olmadığını söylemektedir.
Amaçtan çok ilişkiyi önceleyen Türk insanının batılı kriterlerle değerlendirilmesi aynı zamanda bir haksızlığı da beraberinde getirmektedir. Bilimi ithal edip üzerinde hiçbir uyarlama çalışması yapmaksızın uygulamaya koyduğumuz bu çalışmaların düzenlendiği ülke insanların; kurum yöneticilerinden, birey birey mesai arkadaşlarından, kurumlarından ve devlet yöneticilerinden beklentileri aynı değil iken yani “hastalık farklı ama ilaç aynı” olgunun haksızlık kısmı da budur esasen. Bireyselliğine, kendi kimliğine, hassasiyetlerine, biricikliğine saygı duymamanın popülist ve kolaycı tarzı değildir de nedir bu yaşananlar?
Kantarın topuzunu dengede tutamamanın yaşattığı sıkıntılar kurumlarımıza yeni dünya düzeninin yeni kavramlarını getirmiş ama netice olarak sanki çokta kabul görmemiştir. Üzerine bina edilecek sistematik yapıyı uzunca yıllar taşıyabilecek sağlam insani değerleri mevcuttur kurumlarımızın ihtiyacımız olan sadece dengeyi sağlayabilmektir. Ve de felsefi pasifliğimizin bedelini kurumlarımızı yeni olan her şeyin denenmesi için açık pazar haline getirerek ödediğimizi, bilmem ne zaman fark eder ve düşünsel manada gerçekten ihtiyacımız olanın ne olduğunu ne zaman bulabiliriz?
Uzman Psikolog
Hülya KORKMAZ
Yorum ekleyebilmek için Giriş yapmanız gerekmektedir.